Skip to main content

SANAT OLMASA

                                                          Hiç Düşündünüz mü ? Sanat Olmasaydı !!!

  Bu bölümde sizlere sanat olmasaydı ne olurdu ? Sorusuna cevap olarak ,bu konuda yazılmış makaleleri yazacağım.Tarihte yapılmış bugün bulundakları şehirleri ve ülkeleri öneli duruma getiren eserleden ve eser sahibi sanatçılardan söz edeceğim.

   Milano’da ki Barış Anıtı ilk olarak 1806’da Napolyon tarafından yapılması istenmiştir. Savaşı kaybetmesi üzerine tamamlanamayan anıtın,  tamamlanması ayrıca siparişi Avusturyalı I. Franz tarafından verilmiştir ve yapımına Avrupa Barış yılı olan 1815’de devam etmiştir.Avrupa barışına adamıştır. 1838 de tamamlanan heykel’in merasimi Avusturya İmparatoru I. Ferdinand tarafından yapılmıştır. Bugün Milano’da ki önemli yapılardan kabul edilen Anıt, Napolyonu sevmeyen idareciler tarafından Napolyon tarafından başlatıldığı düşüncesiyle yıkılsaydı, güzel şehirde bir sanat eseri eksik olacaktı.

 

Sanat eserleri, güncel polemiklerin ötesinde olmalıdır,asla siyasi düşüncesiyle irdelenmemelidir. Sembolik manalarının yanı sıra, güzelleştirme ve tarihe ışık tutma özelliğine sahiptirler.

 

Paris neden güzeldir? Çünkü her tarafında, köprüler, heykeller, hayranlık uyandıran şaheserler vardır. Birileri, özenmiş emek vermiş yapmış, birileri sipariş vermiş, birileri de sahip çıkmış. Bunlar olmasa, Seine Nehrinin, Mississippi nehrinden hiçbir farkı kalmazdı.

 

Louvre’a ilk gittiğimde, meşhur eserlerin sergilendiği salonları gezmenin yanı sıra, nedense hep çok ilgimi çeken Mısır bölümüne, Türk bölümü olamadığı için, bir de İslam sanatı bölümüne gitmiştim koşa, koşa. Memlekete düşkünüm ya, bakalım bizden ne gibi eserler sergileniyor diye merak ediyordum.  Karakalem portre ve resim sipariş sitesi www.karakalemresim.net 

 

Bula, bula 16. Yüzyıldan kalma İznik işi bir tabak bulmuştum. Çok güzeldi. Buna rağmen, gezmesi günler süren koca yerde, tek bir tabağımızın olması zoruma gitmişti. Yaşım da küçüktü, biraz daha alıngandım, bu öbür tabaklar da, bizim işlere benziyor ya, hadi neyse gibi manasız düşünceler geçmişti kafamdan.

 

Sanki uzmanım da, hem niye başkasına mal etsinler bizim yaptığımız şeyleri? Her medeniyeti yansıtan, bir şeyler koymuşlar.

 

İşin aslı şudur ki, sergilenecek pek eserimizin olmadığını kabullenmem birkaç dakika sürmüştü. Aradan geçen yıllar boyunca gittiğim müzelerde, böyle bir arayışa girmedim.

 

Oysa mesela İstanbul’da Sultan Ahmet camiinin içinde ki ince işçiliğe bakmaya doyamaz insan, yaratıcılığımızı görmek isteyen, buyursun memlekete diye düşünmekten başka çare yok, demiştim kendi kendime.

 

San Francisco’da okurken, o zamanlar salı günleri öğrencilere ücretsiz olan SF MOMA’ya gitmek hoşuma gidiyordu. Sergiler sık, sık değişiyordu, farklı şeyler görmek mümkündü. Pek sevdiğim Matisse’in, San Francisco’lu bir aile tarafından desteklendiğini o vakit öğrenmiştim, eserlerinden bazılarını görmek mümkündü.

    Gerçek sanatsal el işi kara kalem portre yaptırmak istiyorsanız lütfen anasayfayı ziyaret ediniz.karakalemresim.net Türkiye 'nin en çok tek ressam tarafından çizilen  evrensel karakalem portre örneğine sahip sitesidir.Bu web sitemiz üzerinden sipariş linkine tıklayarak hemen karakalem portre siparişi verebilirsiniz.İletişim bölünden bize hemen ulaşabilirsiniz.

 

Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum derseniz, eskiden beri cevap bulmaya çalıştığım, bizde yaratıcılık ve sanat neden dünya çapında yerlere, çok zor geliyor sorusunun cevaplarından bazılarını bu yaşadıklarımdan yola çıkarak buldum kendimce.

 

Batıda maddi durumu iyi ailelerin sanatçıları desteklemesi geleneği vardı. Bunu yaparken, sanatçının işine fazla karışmadıklarını tahmin ediyorum. Gençler sanatla iç içe olabilsinler diye, müzelere ücretsiz giriş günleri vardır. Tüm bunların, yaratıcılığı körükleyen faktörler olduğunu varsayıyorum.

 

Artık bizde de, birçok sergi var. Topkapı veya Arkeoloji müzesi gibi müzelerin yanı sıra, Modern Sanat Müzeleri, değişik ekspozisyonlar sunuyorlar. Sabancı müzesinde, Picasso ve akla gelebilecek birçok sanatçının eserini görmek mümkün oldu. Müze kartı ile cüzi bir bedel ödeyerek, yıl boyunca çeşitli müzeleri gezme imkânı da var. Tüm bunlar, hayatın basit zevklerini besleme açısından umut vericidir.

 

Kültürümüzde gözlemlediğim acımasızca eleştirme ve herkesin kendini her konuda uzman sayma tavrına göğüs gerebilen sanatçıların, en azından yaratıcılıklarını ortaya koyabilecekleri zemine ve besleyebilecekleri yerlere sahip olduklarını görmek güzel.

 

Böyle düşünürken, birden barışı sembolize eden bir eserin, önce durdurulduğu, sonra yıkılacağı haberi geliyor ve gelen tepkiler arasında “Yıkılsın ya, ben beğenmemiştim zaten”. Lafları ile karşılaşıyoruz. Bu gerçekten çok üzücüdür. Siyasi bakış açıları değişken olabilir, beni asıl üzen halkın tepkisidir.

 

Gelecek nesillere kalan sanat eserleri, geçmişe ışık tutar, ruhu besler, bakış açısı kazandırır ve güzelleştirir. Toplum olarak sanata destek vermemiz, bizim hayatımızı keyifli kılar, çünkü sanatçılar insan ruhunu çeşitli yöntemlerle yansıtabilen kişilerdir.

 

Evrensel olmasının sebebi, kendimizi ve birbirimizi anlamamıza yardım etmesidir. Aslında hepimizin benzer duyguları paylaşan insanlar olduğunu, yalnız olmadığımızı hatırlatır, işte bu yüzden güzeldir.

 

Kimisi bir türküyle duygulanır, kimisi bir şiirle, bazen bir resme, bazen de bir heykele bakınca, her bakan benzer şey hisseder. Heykelin bir özelliği de zamana karşı dayanıklılığı, arkeologlar, binlerce yıl öncesinin, çanak çömlek ve heykelleri ile anlıyorlar bazı şeyleri.

 

Geçtiğimiz yıl Türk sinemacıları, yurt dışında ödül, üzerine ödül aldılar. Yıllar sonra, kimse güncel polemikleri ve günümüzde beklide, bir parça popüler olduğu için gündem yaratmak adına her bir şeyi, acımasızca eleştiren kişileri hatırlamayacak, ama Berlin’de ödül alan Bal filmini veya Almanya’da ödül alan Türk asıllı Alman sanatçı Sibel Kekilli sinema tarihine geçecektir.

 

Bundan belki 500 yıl sonra, Vank kasabasında ki kafatası koleksiyonunu çağrıştıran plakalardan yapılma anıtı gören, o toplum için kim bilir ne diyecek. Bir de bu tarafa dönüldüğünde, arkasında bir barış heykeli bırakmış olmak bizi yüceleştirirdi, diye düşünmeden edemiyorum…ama…nafile…

 

Yıllar önce Louvre’da yaşadığım hayal kırıklığından sonra, konunun peşini bırakmayıp, buldukça konuyla ilgili yayınları okumuşumdur. Şu anda yaşananlara gelen bazı yorumları gördüğüm zaman aklıma Suut Kemal Yetkin’in “İslam Ülkelerinde Sanat” adlı kitabında, okuduğum, Türk Tarihinde Resim ve heykelin gelişmemesine ışık tutacak nitelikte ki aşağı da ki cümleler geldi. Kitaptan alıntıyı aynen paylaşıyorum:

 

“Aslında Kuran da böyle bir yasak yoktur. Bu konuda tek bir ayete rastlanmaz. Yalnız puta tapmayı yasaklayan Maide (Sofra) doksan üçüncü ayeti vardır. Puta tapmak ile resim ve heykel yapmanın aynı olmadığı besbelli bir gerçektir. Yalnız tasvir yasağı üzerine birçok hadisler vardır. Burada Buhari’de geçen en doğru olanlardan birinin üzerinde duralım. O hadis şudur: “Musavvirler, kıyamet gününde şiddetle azaplanacak ve onlara yarattıklarınızı diriltin, denecek.” Bu hadisi; Ayni M.922 yılında ölen Muhammed bin Ceritüt-Tabari’den naklen “Burada ki musavvirlerden maksat, tapınmak için resim heykel yapanlardır” sözüyle açıklar.

Bu anlayışı 987 yılında ölen Ebu Ali el-Farisi de “Musavvirlerden maksat Tanrının resim ve heykelini yapanlardır” diyerek doğrular. Bu hadislerin tapınmak için resim ve heykel yapanlar hakkında olduğu meydandadır.

Bunların dışında, resim yapmak da heykel yapmak da serbesttir. Böyle olmakla beraber, zaman, zaman kendini göstermiş olan bağnazlık dalgaları sonucu, ara sıra ve yer, yer bir resim heykel yasağı egemen olmuştur.”

                                                              SANAT BİLİNCİ

Sanat olmasaydı bütün insani duygulardan uzak sadece içgüsel davranışlarla hareket eden, kendini ve çevresini tanımayan, iletişimi basit ve ilkel, duyarsız, estetik duygulardan yoksun insanlar olurduk.

Düşünün ki; resim yok, müzik yok, edebiyat yok. Ne kadar boş bir dünya ve yaşam olurdu.

Evet, ne işimize yarar sanat ?

Öncelikle anlam katar, yaşanılabilir kılar, mutluluk verir. Sıradan, herhangi biri olmaktan kurtarır, kişiliğimizi geliştirir. Yaratıcı yönümüzü ortaya çıkarıp gelişmemize yardımcı olur. Estetik duygularımızı geliştirir. Gerçek sanat eserlerini tanımamız ve çevremizde gelişen çirkinliklere karşı durabilme gücümüzü geliştirir.
Dünyamızı daha iyi tanıyıp, daha iyi koruma gücümüzüde geliştirebilir. Herkesin sanatın herhangi bir dalıyla ilgilendiğini düşünebiliyor musunuz. Ne savaş olurdu, ne duyarsızlıklar ne de gereksiz ölümler.

Bazıları sanatın fayda ile ilgisi olduğu oranda sanat olmaktan uzaklaşacağını söyleyerek, sanatın sadece sanat için olması gerektiğini savunurlar. Bunlara göre sanat, ahlâk ve faydayla kesinlikle uğraşmaz. Günümüz sanat anlayışında da toplum açısından maddî-mânevî hiç yararı olmayan yapıtlar, sanat eseri olarak takdim edilir. Başta heykel olmak üzere, modern resimden müzik anlayışına kadar günümüzde sanat diye takdim edilenlere yararlılık açısından bakıp tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Câhilî sanat anlayışı, sanat putuna toz kondurmak istemeyebilir: "Sanat, hiçbir şeyin aracı olmamalı, sanatta sadece estetik özellikler aranmalıdır. İnsana direkt faydalı olan şey, zanaat olur. Güzellik anlayışı, faydaya kurban edilemez..."

İslâm, hayra vesîle olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez. Efendimiz: "Allah'ım! Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret" diye duâ ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: "Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım."

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek mü'minleri "Onlar lağvdan (faydasız söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır." (Mü'minûn, 3) şeklinde vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurur: "Faydasız söz ve işleri bırakması, mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır."

Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile, kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn, 115). Müslüman sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır. Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir. Bilinmeli ki "Âhiret bâki (devamlı) ve daha hayırlıdır." (A'lâ, 17). Cennetteki nimetler, dünyevî süs ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür (Bkz. Âl-i İmrân, 15).

Bir iş veya sanat eseri faydalı olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir (Bkz. Bakara, 219). Fayda ile zarar aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa, "zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli" olduğu için (Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış, içine zehir damlatılan suya benzemiştir.

"Fayda"yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak anlarsak, bu kabul İslâm'ın hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.

Sanatın karın doyurmadığı, insanın sağlığını ve rahatını arttırmadığı doğru olabilir. Hatta insana çile çektirdiği, yorduğu, düşüncesini zorlattığı, bazen tedirgin ettiği, hâmile anne adayının katlandığı zahmet gibi güzel eser doğurabilmek için bin bir zahmetlere sebep olduğu söylenebilir. Bütün bu zahmetlerin rahmete dönüşeceği özellikler bir eseri sanat yapar. Sanat bu zahmetlerin yanında, güzel insan olmanın güzelliğini güzelce duyurabildiği için, insanî değerleri ihyâ ettiği, rûha huzur ve tatminlik hissi verdiği, onu beslediği ve bunun gibi güzelliklere hizmet ettiği için faydalı şeylerin ön sıralarında gelir.

Güzellik ile fayda, tarihin eski dönemlerinden beri çok iyi geçinen evli çift idi. Fitneci felsefe bile aralarını bozamadı. 18. Yüzyılın sonunda estetik adlı batı büyücüsü "bi-izzeti Rûm" deyip süslü sihirbaz değneğiyle bu evli çiftin arasını açmayı başardı. Ne yaptığını, ne aradığını bilmeyen bazı Rönesans miras yedileri eski Roma'nın töre ve zevklerini yeniden hortlatmayı amaç edindikleri için arkeoloji düşkünlüğünün etkisinde bir anlayış geliştirdiler. Mimarî, bir ihtiyaca cevap verdiği ve faydalı olduğu için onu sanattan saymamaya başladılar. Mimarî ne kadar süslü ise, ancak o kadar değeri vardı bu anlayışta. Faydalı ile güzelin hiçbir zaman bağdaşamayacağı ilân edildi. Tek-tük cılız karşı çıkmalara rağmen, bu anlayış, tüm batı sanatını bugüne kadar önemli çapta etkisine aldı. Böylece sanat hayattan uzaklaşmış oluyor, bir lüks eşyadan başka şey olmayan bu sanat, bütünüyle yozlaşmış oluyordu. Tabii ki sadece fanteziden ibâret olan bir sanat, bazılarınca tümüyle önemsiz bir şey kabul edilecek, bazılarınca da hiçbir şeyin hizmetinde olmadığından, aşırı yüceltilerek putlaştırılacaktır.

Müslümanların kültüründe sanatla zanaat iç içe girmiş kavramlardır. Sanat kelimesi "yapmak, işlemek" anlamına gelen Arapça "sun' " kelimesinden türediği; sözlük anlamı olarak sanatın; ustalık, hüner, mârifet anlamlarına geldiği gözönüne alınırsa, sanatın bugün zanaat dediğimiz marangozluk gibi el işlerini kusursuz yapabilme anlamında kullanıldığı anlaşılır.

Bugün endüstri kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılan "sanayi" kelimesi, Arapça sanat kelimesinin çoğuludur. Sanayi kelimesi günümüzde yararlı eşyaların üretimi amacıyla madde veya ürünlerin değişim işlemleri veya hammaddeleri işlenmiş hale getirip değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü anlamında kullanılmaktadır. Eskiden bu tür işler, zevk verecek tarzda güzellik unsuru öne çıkarılarak ve el emeği ile yapıldığından sanat kabul ediliyor; bugünkü anlamından farklı anlamda kullanılıyordu sanayi. Demek istiyorum ki, sanatla sanayi aynı şeylerdi. Belirli zanaatları öğretmek amacıyla açılan okullara Sanat Okulu, Sanat Enstitüsü gibi adlar verilirdi. Marangozluk, demircilik gibi el ustalığı ile ilgili zanaatlar için halk hâlâ "sanat altın bileziktir" der, zanaatla sanatı ayrı düşünmez. Halkımızın dünkü ve bugünkü anlayışı, zanaatın sanata götüren bir köprü olduğu, sanatın estetik kaygıların daha belirgin olan zanaattan başka bir şey olmadığı istikametindedir ki, bu anlayış, sanat-fayda ilişkisi açısından önemlidir.

Batının sanat anlayışı da yüz elli, iki yüz sene öncelerine kadar aynıydı, denilebilir. Sanat kelimesi bugün ona verilen anlamı batıda 19. yüzyılda almıştır. Bu yüzyıla kadar sanat, ustalık ve el işlerinde mahâret demekti. Zanaat sanat sayılıyordu. Sanatçı, üstün bir işçi demekti. Şimdi sanatçıdan beklendiği gibi, orijinal bir eser ortaya koyma şartı aranmıyordu.                

Sanatı ve tüm güzellikleri, çarkları arasında ezerek yürüyen Kapitalizm, kendi eliyle yaptığı helvadan put olan "sanat, faydası olmayan güzelliktir", "sanat, ancak sanat içindir" lokmalarını karnını aç bıraktığı ezilmişlere çoktan yedirdi. Artık ciddî anlamda sanattan söz etmek için tarihe yolculuk etmekten başka çare kalmıyor. Ya da tımarhanelik delilerin tuvale boya fırlatmaları, bazılarının orasını burasını göstererek hoplayıp zıplamaları, dört ayakla tepinip bağırmalarını sanat kabul etmek gerekiyor. Batıda özellikle dekoratif sanatlar, süsü faydaya fedâ ederek gittikçe yalınlığa doğru yönelmektedir. Mimarî, ev eşyası yapımı, tekstil sanayii, seramikçilik vb. alanlara uygulanan güzel sanatlar demek olan tatbikî güzel sanatlar bir ihtiyaca cevap vermek gibi faydalarından ötürü artık güzel sanat kabul edilmektedir. Yani, açıkçası batı da artık fayda konusundaki görüşünün faydasızlığını anlamış, faydası oranında sanata güzel sanat demeye başlamıştır.

Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese bile, faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez.

Zarar verici özelliğinden (dırar), takvâ üzere yapılmayan mescidi/câmiyi bile onaylamaz, onu güzel görmez İslâm. Putlaştırmaya yol açtığı için, inanca zararlı olduğundan canlıların heykellerine güzellik vasfını lâyık görmez. Yine meşhur İran halısının aşırı şekilde övülüp gözde büyütülmesinden dolayı putlaştırılıp inanca zarar vermesinden ötürü Hz. Ömer tarafından kılıçla lime lime edilmesi, müslümanların onayını alır. Bu arada belirtelim ki, "zarar" kavramının da "fayda" gibi İslâm'ın anladığı gibi anlaşılması gerekir. Kiralık veya satılık sanatçı olmamak için çırpınan değeri takdir edilmemiş sanatçının sanatını icrâ ederken karşılaşacağı zorlukları, güzel çileleri "zarar"la karıştırmamalı.

Sanatın, halkı sömürmeye varmayan meşrû ölçüler içinde sanatkârın ekonomik durumu yönünden maddî fayda sağlaması da gâyet tabiidir. Bundan bir iki asır önce İstanbul'da boğazdan karşı tarafa kayıkla geçen bir meşhur hattatın para cüzdanını yanına almadığını fark edince, kayıkçıya yirmi paralık ücret karşılığı bir kâğıda vav harfi yazıp, "bunu çarşıda kitapçıların hangisine satsan, sana en az yirmi para verir" deyip ücretini o şekilde ödemesini küçük bir nükte olarak belirtelim. Şimdi "vav"ın yerine geçirilen "v"lerin sanat olmayacağı ve para da kazandırmayacağı, kalemiyle geçinen kimselerin sanatçıdan çok kiralık kalemler olduğu gerçeğiyle açığa çıkıyor diye düşünüyorum.

"Sanat karın doyurur mu, doyurmaz mı?" tartışılabilir, ama gerçek sanatın faydası, hayırlara vesîle olması, mideden daha önemli olan rûhu doyurması tartışılamaz.WEB SİTEMİZ ÜZERİNDEN KARAKALEM RESİM VE PORTRE SİPARİŞİ VEREBİLİRSİNİZ.ÖRNEK ÇİZİMLERE BAKMAK İÇİN GALARİYE TIKLAYINIZ.İLETİŞİM,FİYATLAR,VE HAKKIMIZDA TÜM BİLGİLER İÇİN YUKARIDAKİ MENÜDEN

SEÇİM YAPABİLİRSİNİZ.. .  Karakalem Ressamı Mehmet Emin Doğan

                                          

                                                  SANAT VE TOPLUM  

        

Sanat, sanatçının iç dünyasını dışa yansıtan ayna olduğu gibi, toplumun da aynasıdır. Toplum ile sanat arasında öyle yakın bir münâsebet vardır ki, bir toplumun bütün özelliklerini sanatından çıkarmak mümkün olur. Sanatçı, içinde bulunduğu toplumu etkilediği gibi, toplumdan da büyük ölçüde etkilenir.

Toplumun değerlerini     ve estetik anlayışını dikkate almak zorunda olan sanatçının, içinden çıktığı topluma karşı birtakım sorumlulukları vardır. Evrensel değerlere ulaşabilmek, genelin kapılarını yoklayabilmek için, sanatçının kendi toplumunun çağdaş problemleriyle hesaplaşması gerekir. Sanatçı, istese de istemese de kendi toplumundan başlayarak insanlığa yönelmiş bir mesajın sahibidir. Ya toplumunu veya toplum düzeninin kutsar ya da bu toplum ve düzeni değiştirme çabasında olur sanatçı. Sanatı sanat için bile kabul etse, uğraşısı bu iki seçenekten biriyle sonuçlanır. Kendini anlatan bir sanatçı, kendisi belli bir düzen ve toplum içinde şekillendiğinden, bir ölçüde çevresini yansıtmış olur. tekil olma özelliğini fildişi kulesine çekilse bile sürdüremez. En çok "ben" olduğu yerde bile "biz"den kurtulamaz. Toplumun onunla ilgilenmesi için, o toplumla ilgilenmek zorundadır. Bu noktada toplumun anlayışı, beğenisi, yargısı tek ölçü kabul edilirse toplum putlaştırılmış olur. Muhâfazakârlık ve milliyetçiliğin uç noktasıdır bu. Yok, toplum önemsenmezse -ki bu, aslında mümkün değildir- sanatçı, boşlukta yaşıyor veya hiç yaşamıyor demektir. Toplumun önemsenmesi, dikkate alınması, topluma karşı sorumluluğun yüklenilmesi anlamına gelir.

Sanatçı, ancak kendisini anlayabilecek dereceye gelmiş bir toplum üzerinde etkili olabilir. Sanatçı, gerektiğinde toplumun değişmesine öncülük etmelidir elbette. Ama bu, toplumla bağlarını koparmak değil; güzel bağlar oluşturma çabasıdır aslında. Her peygamber, kendi toplumunun içinden çıkmıştır. Toplumun içinden biridir o. Kendi kavminin kardeşlerinden birisidir peygamber. İthal malı kurtarıcı olmaz; bu nedenle toplumunu iyi tanımalıdır lider ve sanatçı. Toplum da onları.

Tanzimat'tan beri iki tür sanatın mücâdelesini daha çok görürüz Anadolu topraklarında. Bir tarafta doğulu olduğunun farkın ve bundan utanç duymayan, geleneksel kalıplarda bile olsa müslüman sanatçı; diğer tarafta da batılı olamayışına üzülen ve müslümanlıktan başka her şeye sempati duyan yabancılaşmış sanatçı vardır. Bu ikisi arasındaki savaş, egemen güçlerin ve rejimin desteğiyle, bâtılı savunan ve batılı olmaya çalışanın lehine ivme kazanarak gelişmiştir. İslâm'dan olduğu kadar, halktan, toplumdan da bağlarını koparabilme riskini göze alabilmiştir yabancılaşmış sanatçı.

Bu yarı batılılaşmış ve İslâm'la ilgisi var diye, içinden çıktığı toplumun temel değerlerine uzak kalıp "tıpkı Avrupalılar gibi olacağız ve olmalıyız" diyen sanatçının, niçin orijinal bir eser meydana getiremediğini anlamak kolaylaşacaktır. Taklitçilikle sanat oluşmaz. Sanat rûhun ifâdesidir, şahsiyetin tezâhürüdür. Kendi kendisini kabul etmeyen, fıtratını, değerlerini inkâr eden bir insan veya toplum, nasıl güzel veya yeni bir sanat ortaya koyabilir? Kendini aşağı görme hissiyle, aşağılık duygusuyla orijinal eser ortaya konamayacağını çocuk bile bilir. Batılı da, doğulu da olamayan ucûbe bir tip çıktı. "Onlar gibi olacağız" diyenler, kendilerini de unuttu. Kendine âit ne varsa, yakıp yıkmaya çalıştı. Bu, mânevî intihardı. Bu intiharı, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmeyi en büyük hedef kabul eden rejim arzulamıştı. Sanata ve sanatçıya çok yönlü baskı ve yönlendirmeler yapmıştı T.C. rejimi. Bugünkü sanat ve sanatçı, çok yönleriyle onun eseridir. Eseriyle övünebilir rejim.      

 

                                                       SANAT VE GÜZELLİK 

   Bazıları sanatın fayda ile ilgisi olduğu oranda sanat olmaktan uzaklaşacağını söyleyerek, sanatın sadece sanat için olması gerektiğini savunurlar. Bunlara göre sanat, ahlâk ve faydayla kesinlikle uğraşmaz. Günümüz sanat anlayışında da toplum açısından maddî-mânevî hiç yararı olmayan yapıtlar, sanat eseri olarak takdim edilir. Başta heykel olmak üzere, modern resimden müzik anlayışına kadar günümüzde sanat diye takdim edilenlere yararlılık açısından bakıp tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Câhilî sanat anlayışı, sanat putuna toz kondurmak istemeyebilir: "Sanat, hiçbir şeyin aracı olmamalı, sanatta sadece estetik özellikler aranmalıdır. İnsana direkt faydalı olan şey, zanaat olur. Güzellik anlayışı, faydaya kurban edilemez..."

İslâm, hayra vesîle olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez. Efendimiz: "Allah'ım! Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret" diye duâ ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: "Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım."

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek mü'minleri "Onlar lağvdan (faydasız söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır." (Mü'minûn, 3) şeklinde vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurur: "Faydasız söz ve işleri bırakması, mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır."

Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile, kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn, 115). Müslüman sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır. Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir. Bilinmeli ki "Âhiret bâki (devamlı) ve daha hayırlıdır." (A'lâ, 17). Cennetteki nimetler, dünyevî süs ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür (Bkz. Âl-i İmrân, 15).

Bir iş veya sanat eseri faydalı olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir (Bkz. Bakara, 219). Fayda ile zarar aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa, "zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli" olduğu için (Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış, içine zehir damlatılan suya benzemiştir.

"Fayda"yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak anlarsak, bu kabul İslâm'ın hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.

Sanatın karın doyurmadığı, insanın sağlığını ve rahatını arttırmadığı doğru olabilir. Hatta insana çile çektirdiği, yorduğu, düşüncesini zorlattığı, bazen tedirgin ettiği, hâmile anne adayının katlandığı zahmet gibi güzel eser doğurabilmek için bin bir zahmetlere sebep olduğu söylenebilir. Bütün bu zahmetlerin rahmete dönüşeceği özellikler bir eseri sanat yapar. Sanat bu zahmetlerin yanında, güzel insan olmanın güzelliğini güzelce duyurabildiği için, insanî değerleri ihyâ ettiği, rûha huzur ve tatminlik hissi verdiği, onu beslediği ve bunun gibi güzelliklere hizmet ettiği için faydalı şeylerin ön sıralarında gelir.

Güzellik ile fayda, tarihin eski dönemlerinden beri çok iyi geçinen evli çift idi. Fitneci felsefe bile aralarını bozamadı. 18. Yüzyılın sonunda estetik adlı batı büyücüsü "bi-izzeti Rûm" deyip süslü sihirbaz değneğiyle bu evli çiftin arasını açmayı başardı. Ne yaptığını, ne aradığını bilmeyen bazı Rönesans miras yedileri eski Roma'nın töre ve zevklerini yeniden hortlatmayı amaç edindikleri için arkeoloji düşkünlüğünün etkisinde bir anlayış geliştirdiler. Mimarî, bir ihtiyaca cevap verdiği ve faydalı olduğu için onu sanattan saymamaya başladılar. Mimarî ne kadar süslü ise, ancak o kadar değeri vardı bu anlayışta. Faydalı ile güzelin hiçbir zaman bağdaşamayacağı ilân edildi. Tek-tük cılız karşı çıkmalara rağmen, bu anlayış, tüm batı sanatını bugüne kadar önemli çapta etkisine aldı. Böylece sanat hayattan uzaklaşmış oluyor, bir lüks eşyadan başka şey olmayan bu sanat, bütünüyle yozlaşmış oluyordu. Tabii ki sadece fanteziden ibâret olan bir sanat, bazılarınca tümüyle önemsiz bir şey kabul edilecek, bazılarınca da hiçbir şeyin hizmetinde olmadığından, aşırı yüceltilerek putlaştırılacaktır.

Müslümanların kültüründe sanatla zanaat iç içe girmiş kavramlardır. Sanat kelimesi "yapmak, işlemek" anlamına gelen Arapça "sun' " kelimesinden türediği; sözlük anlamı olarak sanatın; ustalık, hüner, mârifet anlamlarına geldiği gözönüne alınırsa, sanatın bugün zanaat dediğimiz marangozluk gibi el işlerini kusursuz yapabilme anlamında kullanıldığı anlaşılır.

Bugün endüstri kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılan "sanayi" kelimesi, Arapça sanat kelimesinin çoğuludur. Sanayi kelimesi günümüzde yararlı eşyaların üretimi amacıyla madde veya ürünlerin değişim işlemleri veya hammaddeleri işlenmiş hale getirip değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü anlamında kullanılmaktadır. Eskiden bu tür işler, zevk verecek tarzda güzellik unsuru öne çıkarılarak ve el emeği ile yapıldığından sanat kabul ediliyor; bugünkü anlamından farklı anlamda kullanılıyordu sanayi. Demek istiyorum ki, sanatla sanayi aynı şeylerdi. Belirli zanaatları öğretmek amacıyla açılan okullara Sanat Okulu, Sanat Enstitüsü gibi adlar verilirdi. Marangozluk, demircilik gibi el ustalığı ile ilgili zanaatlar için halk hâlâ "sanat altın bileziktir" der, zanaatla sanatı ayrı düşünmez. Halkımızın dünkü ve bugünkü anlayışı, zanaatın sanata götüren bir köprü olduğu, sanatın estetik kaygıların daha belirgin olan zanaattan başka bir şey olmadığı istikametindedir ki, bu anlayış, sanat-fayda ilişkisi açısından önemlidir.

Batının sanat anlayışı da yüz elli, iki yüz sene öncelerine kadar aynıydı, denilebilir. Sanat kelimesi bugün ona verilen anlamı batıda 19. yüzyılda almıştır. Bu yüzyıla kadar sanat, ustalık ve el işlerinde mahâret demekti. Zanaat sanat sayılıyordu. Sanatçı, üstün bir işçi demekti. Şimdi sanatçıdan beklendiği gibi, orijinal bir eser ortaya koyma şartı aranmıyordu.                

Sanatı ve tüm güzellikleri, çarkları arasında ezerek yürüyen Kapitalizm, kendi eliyle yaptığı helvadan put olan "sanat, faydası olmayan güzelliktir", "sanat, ancak sanat içindir" lokmalarını karnını aç bıraktığı ezilmişlere çoktan yedirdi. Artık ciddî anlamda sanattan söz etmek için tarihe yolculuk etmekten başka çare kalmıyor. Ya da tımarhanelik delilerin tuvale boya fırlatmaları, bazılarının orasını burasını göstererek hoplayıp zıplamaları, dört ayakla tepinip bağırmalarını sanat kabul etmek gerekiyor. Batıda özellikle dekoratif sanatlar, süsü faydaya fedâ ederek gittikçe yalınlığa doğru yönelmektedir. Mimarî, ev eşyası yapımı, tekstil sanayii, seramikçilik vb. alanlara uygulanan güzel sanatlar demek olan tatbikî güzel sanatlar bir ihtiyaca cevap vermek gibi faydalarından ötürü artık güzel sanat kabul edilmektedir. Yani, açıkçası batı da artık fayda konusundaki görüşünün faydasızlığını anlamış, faydası oranında sanata güzel sanat demeye başlamıştır.

Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese bile, faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez.

Zarar verici özelliğinden (dırar), takvâ üzere yapılmayan mescidi/câmiyi bile onaylamaz, onu güzel görmez İslâm. Putlaştırmaya yol açtığı için, inanca zararlı olduğundan canlıların heykellerine güzellik vasfını lâyık görmez. Yine meşhur İran halısının aşırı şekilde övülüp gözde büyütülmesinden dolayı putlaştırılıp inanca zarar vermesinden ötürü Hz. Ömer tarafından kılıçla lime lime edilmesi, müslümanların onayını alır. Bu arada belirtelim ki, "zarar" kavramının da "fayda" gibi İslâm'ın anladığı gibi anlaşılması gerekir. Kiralık veya satılık sanatçı olmamak için çırpınan değeri takdir edilmemiş sanatçının sanatını icrâ ederken karşılaşacağı zorlukları, güzel çileleri "zarar"la karıştırmamalı.

Sanatın, halkı sömürmeye varmayan meşrû ölçüler içinde sanatkârın ekonomik durumu yönünden maddî fayda sağlaması da gâyet tabiidir. Bundan bir iki asır önce İstanbul'da boğazdan karşı tarafa kayıkla geçen bir meşhur hattatın para cüzdanını yanına almadığını fark edince, kayıkçıya yirmi paralık ücret karşılığı bir kâğıda vav harfi yazıp, "bunu çarşıda kitapçıların hangisine satsan, sana en az yirmi para verir" deyip ücretini o şekilde ödemesini küçük bir nükte olarak belirtelim. Şimdi "vav"ın yerine geçirilen "v"lerin sanat olmayacağı ve para da kazandırmayacağı, kalemiyle geçinen kimselerin sanatçıdan çok kiralık kalemler olduğu gerçeğiyle açığa çıkıyor    AHMED KALKAN  AHMED KALKAN

                                      CAHİLİYENİN SANAT ANLAYIŞI

 

   İnancın etkisinde olmayan hiçbir kavram yoktur denilse yeridir. Kavramlara herkes inancı doğrultusunda yorum getirerek yaklaşır. (İnançla ilgisi olmadığı zannedilen kişiler de, kendi toplum görüşleri, şahsî bakış açıları, içinde bulunduğu toplum veya düzenin kabulleri doğrultusunda değerlendirmeler yapar ki, tüm bunlar bir din ve inançtan başka bir şey değildir.) Sanat kavramı için de aynı şey sözkonusu olacaktır kaçınılmaz olarak.

Kâfirlerin egemen olduğu toplumlarda, sanatın tanımından yorumuna, kapsamından güzellik anlayışına kadar sanatla ilgili kavram ve özelliklerin müslümanca değerlendirilmesini beklemek, cehennemde ırmaklar, köşkler aramaya benzer.

Câhiliyyeye göre sanat, yaratmak demektir. Yaratmak, yani ilâhlık taslamak. İddiâsı budur sanatçının. Sanatçı üstün yaratılışta bir insandır; daha doğrusu yarı tanrı yarı insandır. O, başkalarının göremediğini gören, duyamadığını duyandır. Sanatın sihirli diliyle kutsal eserini, kendisi gibi hissedemeyene duyurur. Ve başkalarının yapamadığını yapandır sanatçı: Yaratan!  Nedir yaratmak?

Yaratmak: Yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek anlamda yaratıcı olabilir. Oysa ancak Allah'tır örneğe, maddeye, müddete, yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece "Ol!" demesiyle bir şeyi yoktan var eden, yani yaratan.

Bunca âcizlerine rağmen küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, yaratıcı(!) sanatçılar, sahte ilâhlar, bırakın güzel sanat eserleri yaratmayı, hakir ve basit görülen bir sineği bile yaratamazlar (Bkz. Hacc, 73). İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibârettir. İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; ancak sembolik ve mecâzî anlamda söylenebilir. O zaman da şekil veren, yapan ve yaratanların en güzeli olan Allah'ın yüceliğini kabulden başka yol kalmaz (Bkz. Mü'minûn, 14). Ve bütün varlıklar, yani Allah'ın yarattıkları "Allah'ın boyasıyla boyanmıştır. Allah'tan daha güzel kim boyayabilir?" (Bakara, 138)

Câhiliyye insanı ise, bunları düşünemeyecek kadar câhil ve alçaktır. İnsanlık ve kulluk derecesini kaybedip en aşağılara doğru alçaldıkça, ölçüsü ters olduğundan her şeyi tersten görüp değerlendirerek, kendini Firavunvârî ilâh ilân etmeye gider. İşte o yüzden heykeltıraşlık en büyük sanattır câhiliyye anlayışında. Allah'ın yarattığına benzer bir insan yaratılmış(!) olacaktır güya bu gülünç taklitten ibâret taş veya tunç yığınıyla. Câhiliyyeye göre, isterse sanatın zirvesi kabul edilsin, müslümanlar indinde putların ve putçuluğun sanat olma özelliği olmadığından, heykel; fânîleri putlaştırmak ve taş halinde dondurmaktan, ruhsuz, cansız, basit ve gülünç bir taklitten ibârettir. Küfür ve haramlarda güzellik aranmaz. Heykelin, Allah'ın yarattığı "ahsen-i takvîm"le karşılaştırıldığında, kaba ve çirkin bir oyuncak olduğu görülecektir. Bazı resimler ve özellikle somut heykel, yaratma istek ve iddiâsının ahmakça ürünüdür. Bir yönüyle, yaratıcılık iddiâsıyla sanatçının ilâhlığı, diğer yönüyle yaratık heykelin put olmasıyla ilâhlığı. Bir tarafta taş veya tunç parçası, diğer yanda kendisi de yaratık ve âciz sanatçı. Ve... bunlara ilâhlık pâyesi veren zavallılar...

Bilindiği gibi, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren, önemli kabul edilen insanların öldükten sonra hatırlanıp yüceltilmesi, saygı duyulup tapınılması, putlaştırılmasının aracı olmuştur heykel. Tevhide toz kondurmak istemeyen müslümanlar, tarih boyunca heykelde hiç güzellik görememişler, onu sanattan saymadıkları gibi, ona tavır almışlardır. Yaratma konusuna gelince; müslümanın yaratma diye bir meselesi yoktur. Çünkü yaratmak, ancak Allah'a mahsustur.

Delinin biri, bir kuyuya taş atsa... Delidir, atabilir. Peki, akıllıların ne yapması gerekir? Akıllı geçinenler de o deliye uyarsa, seyredin siz gümbürtüyü. Delilere uyarsanız, sadece kuyuyu taşla doldurup su kaynağını kurutmakla kalmaz, daha ne delilikler yaparsınız. "Onların kalpleri vardı ama, onunla düşünmez, anlamazlar... İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdırlar." (A'râf, 179). Haklarında böyle denilen delilere uyulursa, tımarhâne kaçkınlarının tamtamlarına, castık-custuk seslerine, yani müzik diye sunulan cızıklara sanat demekle kalınmayacak, şehevî duyguları azdırmaktan başka özelliği olmayan sahnelere, rollere veya eserlere de sanat ismi verilecektir. Hayvanların tepinmesine benzeyen eşek dansının bin bir çeşidi, sanat maskesi dışında bir takı ve giysiyi kabullenmeyecektir. Evet, bunlar halîfelikle taçlandırılmış olan insanlık onurundan ve tefekkür zevkinden uzaklaşanların sanat anlayışı olabilir. Tamam da, körü körüne taklit edip bunlara benzeyenlere, müslüman mahallesinde (gerçekten, müslüman mahallesi mi? Salyangoz satanlara, bunlara göz yumanlara ne demeli? Ne demeli, kim demeli, nasıl demeli?

İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte. İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de mâlum yollarla aldımı, tamam!

Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek, eğlence dünyasının sömürü çarklarının önemli dişlisi haline gelecektir.

Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (doğrusu, "ağlatacaksınız beni" olmalı). "Ahlâk", demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli zaman oluyor batıda ve onun kör taklitçisi toplumlarda.

Bale ve dans gibi gösterilen ne kadar bayağı, erotik özellikler taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır ve ayıp tanımıyor.

Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya, çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.

Günümüzdeki mimarlık artık haklı olarak sanattan bile sayılmıyor, mimara sanatçı diyen çıkmıyor. Şiir, edebiyat gibi gerçek sanatlara bunca önemli(!) iş arasında ayıracak vakit mi kalıyor? Hem, onların modası çok oldu geçeli. Artık gençler romantik takılmıyor. Şimdi yeni moda sanatlar var. Neler mi? Neler değil ki?! O sanat, bu sanat; tuvale fırçayı karşıdan fırlat! Bu da mı sanat? Ooo, hem de modern sanat! Gel fırçanı sen de at!

Peki, öyleyse nedir sanat?

 

  Karakalem Portre ve Resim Siparişi Verebilirsiniz.
 

 

 

    


 

       

Hepinize sanatla dolu mutlu, sağlıklı, başarılı yıllar diliyorum. Sanatla ilgilenin yaşamınıza anlam katın. 

                                          vv